Ana içeriğe atla

Doğal Afetler ve Kötülük Problemi

Depremler, kasırgalar, tsunamiler, salgınlar... Doğal afetler insan hayatında derin izler bırakır, tıpkı günümüzde koronavirüs salgınında gördüğümüz gibi... Doğal afetler aynı zamanda ‘neden’ sorusuna yol açmaktadır. Neden dünyada bu kadar acı ve kötülük var? Ölümlere, sakatlıklara, psikolojik yaralara neden olan böylesi felaketlerin sorumlusu kim? İyi, sevgi dolu ve her şeye kadir bir Tanrı böylesi devasa doğa olaylarının (doğal afetlerin) sonucu olan doğal kötülüklere nasıl izin verir? Bu yazıda bu soruyu ele alacak ve doğal kötülüklerin teizmdeki Tanrı anlayışıyla uyumlu olup olmadığını kısaca tartışacağım.


Kötülük problemi mevzu bahis olduğunda genelde ‘ahlaki kötülük’ ve ‘doğal kötülük’ olmak üzere bir ayrıma gidilir. Ahlaki kötülük, bir insan eyleminin sonucundan kaynaklanan kötülük iken, doğal kötülük ise doğa olayları tarafından meydana gelen kötülük olarak adlandırılır. Bugün dünya çapında yaşanan virüs salgınını veya deprem kuşağında üzerinde bulunması nedeniyle ülkemizde sıkça meydana gelen depremleri doğal kötülüğe örnek olarak verebiliriz.

Teizm içinde kötülük problemine karşı yapılan temel savunma özgür iradeye dayanmakta ve bu isimle (özgür irade savunması) adlandırılmaktadır. Ahlaki kötülüğü özgür irade savunması ile açıklamak nispeten daha kolaydır, fakat konu doğal kötülük olduğunda Avustralyalı ünlü filozof Peter Singer’ın "Özgür irade sadece kısıtlı bir açıklama sunar. Hayvan acıları ve doğal afetleri açıklamaz" itirazında olduğu gibi daha karmaşık bir hal almaya başlar.[1] Bu tür bir argüman Amerikalı ilahiyatçı Bart Ehrman’ın “God’s Problem: How the Bible Fails to Answer Our Most Important Question—Why We Suffer” kitabında da görülmektedir. Bu da bizi kaçınılmaz olarak ‘Neden doğal afetler var?’ sorusunu sormaya zorlamaktadır.

Neden Doğal Afetler (Doğal Kötülük) var?

Hristiyan inancı perspektifinden bu soruya verilebilecek yanıtlar yaratılıştaki duruma dayalı olarak iki ana düşünce altında değerlendirilebilir. Bunlardan biri Tanrı’nın yaratılışının çok iyi olmasına ve sonrasında yaşanan gelişmelere (Meleklerin düşüşü ya da Âdem’in itaatsizliğiyle gelen düşüşe) vurgu yaparak, doğal afetlerin yaratılıştan sonra günaha düşüşün bir yan ürünü olarak ortaya çıktığını ve orijinal halinde böyle bir durumun söz konusu olmadığını söyler. Bu açıdan bakıldığında, Tanrı’nın iyi ve her şeye kadir olma sıfatlarına sahip olmakla birlikte, doğal kötülüğün nedeni olmadığı görülmektedir.[2] Aynı zamanda böylesi bir kötülüğün nedeni yine bir şekilde özgür iradeyle açıklanmaya ya da temellendirilmeye çalışılır.

Bir başka yanıt ise, dünyanın işleyişinde herhangi bir farklılaşma yaşanmadığını ve Tanrı tarafından bu şekilde yaratıldığını belirtir. Peki, o zaman bu pencereden doğal kötülük nasıl açıklanabilir? Tanrı doğal afetler içeren böyle bir dünya yaratıp aynı zamanda nasıl hem iyi hem de her şeye kadir olabilir?

Bu noktada verilebilecek yanıtlardan biri, Peter Singer’ın ‘özgür iradenin doğal afetler konusunda bir açıklama olamayacağı görüşünün’ hatalı bir şekilde kurgulanmış, kusurlu bir görüş olması şeklinde olacaktır. Ünlü İngiliz düşünür C. S. Lewis “Acı Sorunu” adlı kitabında, Tanrı’nın özgür iradeli bireyler yaratması için gerekli olan ortam koşullarını da sağlamış olması gerektiğinden bahseder. Lewis’e göre, özgür iradenin ve öz bilincin var olabilmesi için herkese eşit mesafeli olacak bir ortama ihtiyaç duyulur. Maddenin tarafsız bir saha olabilmesi için kendisine ait sabit bir doğası olmalıdır. İşte bu, doğa kanunlarının var olduğu bir ortam ile açıkça uyumlu bir durumdur. C. S. Lewis kitabında şöyle der:

Eğer maddenin sabit bir doğası varsa ve bazı süregelen yasalara uyuyorsa, maddenin bütün durumları herhangi bir kişinin arzuları ile tümüyle uyumlu olmayacaktır. Su yaşam için zaruri ve temel ihtiyaç iken insanın havasız kalıp boğulmasına neden olabilir. Dolayısıyla mükemmel bir dünya bile, belli ki bu amaçla tasarlanmış olan sinirlerimizdeki acı iletkenlerinin ilettiği tehlike işaretlerini gerekli kılacaktır.[3]

Bununla birlikte canlı yaşamının (ve özgür iradeli bireylerin) ortaya çıkabilmesi için belirli yaşam koşullarının sağlanması gereklidir. Paleontolog Peter D. Ward ve Astronom Donald Brownlee, 2003’te yayınladıkları “Rare Earth” isimli kitaplarında gezegenimizde yaşam için gerekli olan sayısız koşulun izini sürerler.

Ward ve Brownlee doğal afetlere neden olan deprem, tsunami, volkan patlamalarının jeolojide plaka tektoniği ile açıklandığını ve plaka tektoniğinin de yaşamın ortaya çıkabilmesi için gerekli koşulları sağlayan bir sistem olarak var olması gerektiğini ifade ederler. Böylesi bir jeolojik özellik olmaksızın büyük sıra dağların ya da kıtaların oluşmasının imkânsız olacağını dile getirirken, bu sistemin besin döngüsü için zaruri olduğunu vurgularlar.[4] Plaka tektoniği, yüksek düzeyde küresel biyolojik çeşitliliği destekler. Atmosferimizdeki karbondioksit hacmini düzenli olmasında hayati olan kimyasalları yeniden işleme sokarak gezegenimizin küresel ısı denetimini sağlar. Dolayısıyla bu 4 milyar yıldan daha uzun süredir yeryüzünde sıvı halde suyun kalmasına olanak sağlayan yegâne en önemli mekanizmadır. Bu hareket olmaksızın yeryüzünde su ortadan kalkacak ve yaşam imkânsız hale gelecektir.[5]

Yaşam için hayati bir öneme sahip olması dışında özgür iradeyle ilişkili bir başka nokta ise şöyle ifade edilebilir: Doğal kötülükteki kötülük, insan merkezli bir tanımlama ile kötülükle ilişkilendirilir. Bir başka deyişle, depremler, tsunamiler, kasırgalar, insan ile ilişkili olarak değerlendirildiklerinde kötü olarak nitelendirilir. Bu ise daha çok insan ölümleri ve yaralanmaları temelinde dile getirilir. Dolayısıyla ölümün insan yaşamında nasıl ortaya çıktığını sorduğumuzda Kutsal Kitap’ın bize verdiği yanıt yine özgür iradeyle ilişkili olacaktır:

Günah bir insan aracılığıyla, ölüm de günah aracılığıyla dünyaya girdi. Böylece ölüm bütün insanlara yayıldı. Çünkü hepsi günah işledi. Kutsal Yasa’dan önce de dünyada günah vardı; ama yasa olmayınca günahın hesabı tutulmaz. Oysa ölüm Adem’den Musa’ya dek, gelecek Kişi’nin örneği olan Adem’in suçuna benzer bir günah işlememiş olanlar üzerinde de egemendi. 

Romalılar 5:12-14

Sonuç olarak, bu yazı boyunca doğal kötülüklerin bir açıklaması olarak özgür irade savunmasının işe yaradığını göstermeye çalıştık. Doğal kötülükleri açıklamanın başka yolları olup olmadığını bir kenara bırakırsak, bir teistin doğal kötülükleri özgür irade savunması aracılığıyla gerekçelendirebilmesi mümkün gözükmektedir. Dolayısıyla doğal kötülükler, mutlak iyi ve her şeye kadir Tanrı anlayışı ile herhangi bir çelişki oluşturmamaktadır.


Dipnotlar:


[1] Peter Singer ve John Hare, Ed. Dallas Willard, A Place For Truth, IVP Books, s. 169-195.

[2] Bu görüş tekdüzeliği reddeder ve yaratılıştan sonra yaşanan katastrofik olayların bu tekdüzeliğin seyrini değiştiren anomalilere neden olduğunu belirtir.

[3] C. S. Lewis, Acı Sorunu, Haberci, s. 15-24.

[4] Peter D. Ward ve Donald Brownlee, Rare Earth, Springer, 2003, s. 194.

[5] http://www.reasons.org/rtb-101/naturaldisasters

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kutsal Kitap, Genç Dünya Yaklaşımı ve Evrenin Yaşı

“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı” Yaratılış 1:1 ‘‘Sonuç olarak, hiç kimse, hayale kapılıp kendini bilmez bir şekilde, Tanrı Sözü Kitabı’nın ve Tanrı’nın İşleri Kitabı’nın kutsallığını ve felsefesini tam olarak anlayabileceğini düşünüp savunmasın; bunun yerine, iki alanda da bitmek bilmeyen bir kendini geliştirme çabasına girişsin.’’ Francis BACON XX. yüzyıla gelene kadar birçokları tarafından materyalist felsefenin bir uzantısı olarak evrenin bir başlangıcı ve sonu olmadığı düşünülüyordu. Materyalist felsefeye göre, sadece ve sadece madde gerçekti. Madde dışında hiçbir şey yoktu ve madde ezeli ve ebediydi. XX. yüzyılın önemli düşünürlerinden Bertrand Russell ‘İşte evren, karşımızda duruyor ve hepsi bu!’ derken aslında anlatmak istediği tam olarak buydu. Materyalist felsefenin bir yan ürünü olarak önerilen evren modelinde, evren statik halde varlığını sürdüren bir yapıydı. Sonsuz evren modeli varlığını  Big Bang  yani Büyük Patlama teorisinin ortaya konmasına kadar sürdü...

Garner’ın Hristiyanlığa Karşı Tarihsel Argümanının Kısa Analizi

Diriliş argümanı, ölümünün ardından İsa’ya ne olduğunu açıklamaya çalışan hipotezler arasında “Tanrı Nasıralı İsa’yı ölümden diriltti” açıklamasının tarihsel anlatı içerisinde en iyi açıklama olduğunu ileri süren bir argümandır ve en iyi açıklamaya çıkarım şeklinde adlandırılan argüman yapısını kullanır. Bu yazıda çok kısaca Jonathan David Garner’ın “Hristiyanlığa Karşı Tarihsel Argüman” adlı kısa yazısını değerlendireceğim. Öncelikle en iyi açıklamaya çıkarım konusunda tarihsel bir vakayı incelerken dikkat edilmesi gereken önemli noktaları hatırlayalım. Tarihçi C. B. McCullagh, “Justifying Historical Descriptions” adlı eserinde tarihçilerin en iyi açıklamayı elde etmede kullandıkları altı ölçütü paylaşmaktadır: (1) açıklayıcı kapsam, (2) açıklama gücü, (3) akla yatkınlık, (4) daha az ya da hiç ad hoc bulundurmama, (5) kabul edilen inançlar ile uyum ve (6) bu beş koşulu yerine getirmede rakip hipotezlerden daha başarılı olma. [1] Tarihsel açıdan en iyi açıklamaya çı...

Pavlus vs. Bilgelik?

Pavlus’un 1. Korintliler’de geçen ifadeleri genellikle Hristiyan inancının "saçma olan" üzerine kurulu olduğu iddiasını göstermek üzere kullanılır. Pavlus burada gerçekten akıl ve iman arasında bir karşıtlığa mı işaret etmektedir? Metnin yapısını ve yorumbilimsel analizleri bir kenara bırakıp yalnızca sade bir mantıksal analiz yaparak bir sonuca ulaşabilir miyiz? Bir deneyelim… Şöyle bir argüman ortaya koymak mümkündür: (1) 1. Korintliler Mektubu'na göre Pavlus Hristiyan Bildirisi (Çarmıh ile ilgili bildiri) ile 'Yunan bilgeliği' ve 'Yahudi doğaüstücülüğü' arasında aynı bağlamda bir karşıtlık kullanır. (2) Bu karşıtlık özsel/ilkesel ise Pavlus’a göre Hristiyan bildirisi, Yunan bilgeliği ve Yahudi doğaüstücülüğü ile çelişir. (3) Hristiyan bildirisi Yahudi doğaüstücülüğü ile çelişmez. 3.1. Hristiyan bildirisi, Yahudi Mesih inancı ile uyumlu şekilde mucizelere (ör. diriliş) dayanır. (4) O halde Müjde bildirisi ile Yunan bilgeliği arasında özsel/ilkesel bir ...